Hidayet bir lütûf, bir ihsan ve bir büyük nimettir. Ekseriyet itibariyle bu büyük nimetin elde edilmesi de insan iradesinin dışında olur. Ne var ki bazen istemek, arzu etmek, iştiyak duymak hidayetin âdetâ bir davetçisi gibi kabul edilir. Bir kere çevremize bakıverelim. Nice müstaidler görürüz, görürüz ve kendi kendimize hayret ederiz. her şeyiyle mükemmel bu insan, nasıl oluyor da hak ve hakikate bir türlü uyanamıyor ve hep dalâlet içinde yüzüp gidiyor?' deriz. Evet, bu insanların bir isti'dât ve kabiliyetleri var. Ama nedense bir türlü hidayet iştiyak ve isteği içlerinde belirmiyor. Bu sebeple de bir türlü kurtuluşa eremiyorlar.
Ben şahsen bu tür insanların hidayete eremeyişinde iki ana sebep görüyorum:
Birincisi: Şahısların kendilerine âit ve nefis kaynaklı gurur, kibir, inat, zulüm ve tenperverlik gibi bir kısım menfî vasıflar ki, insanla hidayet arasına âdetâ, kara bir perde gibi geriliyor ve o insanın hakikati tanımasına, ona ulaşmasına engel teşkil ediyorlar.
İkincisi: Bizlere âit kusur ki, o da istenen ölçü ve seviyede onlara tebliğ ve irşadda bulunamıyoruz. Bir sosyete ailesi düşünün ki, içinde ne Allah'tan, ne peygamberden, ne de ahiret motifli bir düşünceden bahis açılmaktadır. Böyle bir ailede neş'et etmiş, büyümüş, gelişmiş, kemale ermiş ve nihayet erzel-i ömrüne ulaşmış insana, eğer bir mesaj götürülmediyse, o insanın kendi kendine gerçeği bulması çok zor olsa gerek. Burada akıl ve mantığın tek başına mutlak hakikati yakalayabilmesinin mümkün olup olmadığının münakaşasını yapacak değilim. Bununla beraber, inanan kesimin ağır bir mes'uliyet altında bulunduğunu da hatırlatmadan geçemeyeceğim.
Bu Sayfayı Sitenizde İktibas Edin